Kapalı Maraş Bölgesi Şemsiyelerin olduğu yer orduevinin plajı.

Arada sırada farklı yazılar, yorumlar yazmak benim için de keyifli oluyor. Ama bu sene üzerimde öyle bir tembellik, uyuşukluk var ki... Bunu yazarım, bu resmi internete koyarım dediğim şeylerin hemen hemen tamamına yakınını yapamadım. Bari Kıbrıs gezisini biraz anlatayım diye bilgisayara oturdum. Umarım zaman ayırmanıza değecek bir şeyler yazabileceğim.
29 Ağustos günü bir gün önceden hazırlanan valizimizi ve yolda yiyeceğimiz börek çöreği poşetlere doldurup arabaya taşıdıktan sonra Mersin'e gitmek üzere yola çıktık.Hava güzel, manzara güzeldi. İç Anadolu bölgesinde buğday tarımı yapıldığından ve de ağutos ayı hasat zamanı olduğundan göz alabildiğine sapsarı buğday anızlarının olduğu tarlaları seyrederek gidiyoruz. Aslında ben seyrediyorum diyelim. Eşim yolu seyrediyor doğal olarak. Arada Selin de ilginç görselleri bana gösteriyor. Saman balyaları tarlaların içinde uzaktan bir nohut gibi görünüyor. Yolda çeşitli tarım aletleri araçlarına denk geldik. Bu kadar tarla doğal olarak makineli tarım ile baş olur ancak. Selin bunların neler olduğunu bana soruyor ben de yaklaşık olarak bu araçların şeklinden neler yapacağına dair fikrimi söylüyorum.
Derken daha Ankara il sınırları içinde iken karayolu Tuz Gölü sınırına paralel gitmeye başladı.Tuz Gölünün sadece Konya iline sınırı olduğunu zannetmek tamamiyle bir yanlış.Ankara, Konya, Aksaray, Niğde gibi illerin sınırlarına dayanan bir göl. Son yıllarda benim gibi sizler de duymuşsunuzdur: Tuz Gölü can çekişiyor diye. Hiç bir şey bilmeyen birisi dahi göldeki renk değişikliğini (kırmızı olmuş) görebilir, suların çekildiğini eski göl yatağındaki topraktaki renkten anlayabilir. Kilometrelerce göl çekilmiş.Küçülmüş. Gölün temiz kıyışarını olduğu yerlerde tuz fabrika veya atölyeleri halen bize tuz imalatına devam ediyorlar.
Niğde il sınırlarına girdikten sonra Bor madeni ile ünlü Bor ilçesinin yol ayrımından geçiliyor. Burada Niğde'de topraklar içlerinde barındırdıkları minarel ve madenlerden dolayı renk renk. Bir yer kırmızı toprak yerse hemen yanıbaşında grimsi, siyahımsı bir toprak yer almakta. Ben tabiat ananın bu güzelliklerini seyreylerken birden Toroslara girdik. Dağlar tepelerde ki yükselti arttı ve çam ormanları ile kaplı alanlardan geçmeye başladık. Hava sıcaklığı düştü. Geçen yıl buradaki yol çalışması bitmemiş ve tek şeritli yoldan gitmişken bu sene yeni yoldan gidiyoruz ve yol çok keyifli olmuş. En az 10 tane tünelden geçtik. Gülek boğazı buranın en sıkıntılı yolu iken eski ürkünçlüğü kalmamış yeni yol sayesinde. tek derdi kışın yağacak kar olur artık buranın.
Uzun süre Adana yolunu takip ettikten sonra mersin yoluna girdik. Mersin Akdeniz Bölgesinin güzel şehirlerinden birisi. Ekili dikili arazisinin çok olmasına karşılık kıyı boyunca betonlaşmanın oldukça fazla olduğu bir şehir. O kadar çok yüksek katlı binalar yapılmış ki bunların yarısının boş olduğuna eminim. Çok çabuk birden bire hızlı bir yapılaşma sonrası bir yer nasıl olursa burası da öyle olmuş. Plandan düzenden yana sıkıntılı, doğal güzellikler zararına bir yapılaşma olmuş.
Bir gece kalıp ertesi gün ayrılacağımız Mersin Orduevine geldik. Burası 3 katlı iki ayrı binadan oluşuyor. Birisi subay Orduevi diğeri Astsubay orduevi. Bahçesi deniz kenarına bitişik. Ancak burada kalanların sahile inme imkanı yok. Kumsala kadar olan alanı çimlendirmişler ve yürüyüş yeri bırakmamışlar.Hemen çimlerin bitimini de palmiye ağaçları dikilmiş. Denize yakın olduğunuz halde denizden uzaksınız da bir o kadar.
Nem, nem.Olduğunuz yerde kıyafetiniz su gibi ıslanıyor ve vücudunuza yapışıyor adeta. Burada nasıl yaşanılır, bu havaya nasıl dayanılır, nasıl çalışılır? Düşünmek istemedim bunları hiç. Odalar haliyle klimalı ancak ben klimadan hoşlanmam. Biraz çalıştırp kapatıryorum. Oda durulmaz hale gelince tekrar açıyorum. Vücudum rahatlasın diye duş aldım. Ancak saç kurutma makinesi olmadığı için saçımı kurutamadım. Sabaha kadar ıslak kafa ile yatmak zorunda kaldım. İçerisi çok nemli olduğundan saçım dahi kurumadı.
Sabah erken kalktık. Gemiye yetişmek için Taşucuna geçeceğiz. Eşim TRT 2'de sabah hava durumunu almak istediğinden kahvaltıya inmeyi biraz erteledik. Normal şartlarda benim aklıma gelmez böyle güzel bir havada havadurumu raporu almak. Ama akla gelmeyen şey başıma geldi. Orta Akdeniz bölgesinde denizde fırtına bekleniyormuş öğleden sonra. Rüzgar varmış. Beklemediğimiz bir durumla karşı karşıyayız. canımız sıkılarak kahvaltıya gittik. Yediğimizden bir zevk almadık. Kahvaltı sonrası odaya çıkmadan Taşucu limanı arayıp durumu sorduk. Gemi seferleri iptal edildi şimdilik. Bekliyoruz demişler eşime. Saat 10.00'a kadar defalarca aradık ve gemi seferinin olmadığını söylediler. Kıbrıs'a geçiş 1 günlük gecikme ile oluyordu. Ancak biz bu gün gitmeli ve yarın orada olmalıydık. Benim aklıma gece 24.00 de kalkan arabalı vapur geldi. Onunla gidersek sabah erkenden orada olabilirdik. Kıbrıstaki orduevini arayıp durumu bildirdik ve rötarlı geleceğimizi söyledik.
Geceki arabalı vapurla gitmeye karar verdikten sonra limanı arayıp vapurla i,lgili bilgi aldık. 24.00 kalkıyor ve yolculuk 6 saat sürüyor dediler. 2 saatte hızlı deniz otobüsü ile gidebildiğimiz yolu şimdi 6 saatte gideceğiz ve deniz tutmasına bu kadar zaman nasıl dayanacağız ?
Akşam yemeğinden sonra orduevinden ayrıldık bir taksi ile otogara geldik ve Taşucuna gitmek istediğimizi söyledik. Taksi şoförü Silifke otobusünün yanında durdu. Bu gider, oradan da taksi veya minibüsle Taşucuna geçeceksiniz, başka türlü Antalya otobüsü ile gidebilirsiniz o da yol üzerinde bırakır dedi.
Kendi memleketimizde yabancılık çekmek! Böyle bir şey olsa gerek dedim içimden. her yer kendi yaşayış ve kültürüne göre bir takım kurallar oluşturmuş. O kuralları öğrenmek ve uymak biraz zor olsa da ayak uydurmaya çalışıyoruz. Hava halen sıcak daha doğrusu nemden yapış yapış. Genç kadınlar ve kızlar görüyorum, saçları omuzlarında, açık. Tanrım bu saç onları yakmıyor mu acaba? Ben kendiminkini iyice ensemde bir tokayla tutturmuş olduğumdan,hayret ediyorum tabii.
Araba saat 21.00 gibi kalktı. Biz bir an önce Taşucuna gitmek ve biletimizi alıp gemiye yerleşmekten başka bir şey düşünemediğimizden her şey bize çok yavaş geliyor bu akşam. Otogardan kalkan araba Mersin'in sahil boyunca uzanan geniş yolunda ağır ağır giderek ve yolcu arayarak , bazı zaman da yolcu alarak yola devam etti. yapılaşma hiç ara vermeden devam ettiği için Mersinden hiç çıkmamış gibi, ana karayolunda seyir halindeyiz. Selin arabanın sarsıntısı ile uyudu. Eşim hemen bizim hizamızdaki diğer koltukta oturuyordu. Bir ara eline telefonu aldığını ve bir yeri aradığını gördüm. Konuşmanın daha ilk yarısında ters giden bir şeyler oldu ve telefonu bana verdi. Karşımda Taşucu limanda çalışan gemi şirketinin bir memuru vardı ve arabalı vapur için rezervasyon yaptırmamız gerektiğini, rezervasyonsuz gidmeyeceğimizi söyleyince gözümde çok büyüyen 6 saatlik gemi yolculuğundan da olduğumuzu bir an düşündüm ve çok kötü oldum. Bu gün kaç defa görüşme yaptığımızı ve hiç kimsenin rezevasyon için bir şey söylemediğini, eşim ve çocuğumla birlikte limana gelmek üzere Silifke rabasında olduğumuzu, bu gün otelden ayrıldığımızı ve muhakkak bu gece Girne'ye geçmemiz gerektiğini sabırla tekrarlıyorum. Karşımdaki bey de bana rezervasyonumuz yoksa gidemezsiniz, yapacak bir şey yok diye hep aynı cevabı veriyor. En nihayet nasıl bir şey oldu bilmiyorum, bizim sadece yolcu olduğumuzu ve beraberimizde arabamız olmadığını algılayan görevli, sadece yolcu iseniz rezervasyona gerek yok dedi ve ben her ihtimale karşı ağzım sütten yandığından yoğurtu üfleyerek yiyeceğim ve üç yolcu için yer ayırın dedim. 23.00 de burada olun diyen şahsa 23.30 gibi ancak gelebiliriz, halen yoldayız dedim.
Telefonu kapattım ve derin bir nefes aldım. Eşim de.. Şimdi bir sıkıntımız daha vardı. Silifkeden araba bulup tekrar Taşucuna gidebilirmiydik? Ya bulamazsak? Gemiyi kaçırabilirdik. Şoföre siz bizi götürün taksi parasını size verelim dedim kabul etmedi ancak birisini arayıp emniyetin önüne gel, yolcu var demesinden bize bir araç ayarladığını tahmin ettim. 25 Tl'ye bizi Taşucu 'na götürecek. Şoför oğlunu ayarlamış bize. Para vuracaklar. Fırsatını buldular mı kaçırırlar mı hiç. Emniyetin önünde orta boylu bir genç bizi karşıladı. Bacağında şortu, üstünde tişörtü var. Eski model bir reno ile yola koyulduk. Taşucu limanın yolunu bize sorunca genç, hepten bir tuhaf olduk karı koca. Biz de tarif edemeyince babasını aradı ve yolu öğrendi. Saat 23.10 gibi limana geldik ve feribot biletimizi aldık. feribotlar başka bir yerden kalkıyorlarmış, oraya kadar da götürdü bizi genç. Kendisi de Kıbrıs da üniversitede okuyormuş.
Gemiye bindik. Eşyalarımızla yukarıya çıktık. Herkes yeri tutmuş, sere serpe yatmışlar kotuklara. Kimi aile yere battaniye sermiş, çoluk çocuk devrilmiş yatıyorlar üzerinde.
Suriyeli bir ailenin yanında yer bulduk. Gemide yunanlı yolcular da varmış. Çok bağıra çağıra konuşuyorlar. Saatlerce sürdü. Sonunda kibarca uyardım kendilerini. Sustular. Kafam dinlendi biraz. 24.00 de kalkması gereken feribot gece 02.30 da kalktı. Biraz yolculuk yaptıktan sonra gemi beni çok fena tuttu. Belki tutmazdı ama akşamdan beri bağırsak ve midemde olan gazlar da midemi rahatsız etti sanırsam. Rengim sapsarı oldu. İki defa tuvalete gittim ama kusmadım. Yunanlılar da bana bakıyorlardı. Herhalde halimden memnun oldular. Oh olsun demişlerdir içlerinden.
Sabah saat10.30 da Girne Limanına vardık.
Kapalı Maraş bölgesinde bir kilise-cami
Çarşamba günü öğleden sonra iki otobüsle aktarma yaparak Eryaman son durağa geldim.İnternette Güzelkent diye bir yerde Gerçek 92 sitesinde bir satılık görmüştüm, orayı arıyorum.Duraktan aşağıya doğru evlere bakınarak gidiyorum. Eryaman 90'lı yıllardan sonra toplu konuta açılmış bir yer. Etimesgut ilçesine bağlı.Toplu konut idaresi çok ev yaptırmış burada. Bu evler ilk yapıldıkları günlerden günümüze çeşitlilik göstermiş, gelişme kaydetmişler.İlk yapılan evler son yapılanların yanında biraz boynu bükükler. Albenileri azalmış. Ama yol,su, okul, alışveriş sorunu yok. Öyle güzel ilk okullar var ki benim dahi öğrenci olacağım geldi. Toplu konut evleri yaparken okul ve alış veriş ihtiyacını düşünmüş ve yapmış. Müteahhitler gibi blokları oturtup gitmemiş. Şimdiki moda olan söyleyişle sosyal donatılarını da yapmış. Bu anlamda Eryaman oturmaya değer bir yer. Yalnız burası Yaşamkent'ten dahi uzak şehir merkezine. Belediye otıbüsü güzergahına göre söylüyorum. Otobüsler Eskişehir yolu üzerinden Ümitköy kavşağından Etimesgut tarafına yönelmekte. Araba sıkıntısı hiç yok. 541-542-532 numaralı hatlar gitmekte. Benim bilmediğim hatlar da var daha.Ayrıca minibüsler de işlemekte.
Metro hattı Eryaman'ın ortasından geçmekte, yanlışım olabilir ama Batıkent metro hattı ile mi birleştirecekler acaba? Öyle bir şey varsa şahane olur burada oturanlar için. Eryaman'da genç ve çalışan nüfus oturmakta. Buraya yapılan evlerde öncelik dar gelirli ve orta gelirli aileleri ev sahibi yapmaya verilmiş. Toplu konuta ayda 180 Tl. ödeyerek Göksu Suni Gölüne yürüme mesafesinde evlerde oturmaktalar. KC Grup tarafından hemen 2007 yılında yapılan KC Evleri Eryaman'ın en gözde yeri olmuş. Evler dış görünüm itibari ile çok güzel. Şık duruyorlar.Burada evler merak eden olursa diye yazayım 130.000tl. civarında. Yine göle bakan Maybek ve Göldekent evleri de çok güzel görünüyor. Orta kesim buralara gelmiş . KC Alışveriş Merkezi bu bölge için güzel bir cazibe merkezi oluşturmuş. 3m Migros, diğer dükkanlar ve fast footlar, sineması ile insanı tatmin ediyor. En üst katta göle karşı bir de seyir terası oluşturulmuş. Burada bir şeyler yiyip içerek manzara seyrediyorsun..
Şehrin trafiği ve gürültüsü burada yok. Sanki sayfiye yerindesin. Burada yaşam 10-14 yıl olmuş başlayalı. Bu nedenle sitelerin bahçelerindeki ağaçlar büyümüş, her taraf yemyeşildi. Bu Ankara'yı bilenler için şaşırtıcı. Bozkırın ortsaında bir vaha oluşturulmuş.
Metronun gelişi ile(henüz bitmedi) yakınındaki evlerde biraz fiyat artmış.
Ben son durağı arkama alıp yönümü güneydoğuya çevirerek evlere baka baka gidiyorum Birden patdadanak metro hattı inşaatı ile burun buruna geldim. Metronun yanında yeni bitmiş, boyaları pırıl pırıl olan site hoşuma gitti. İçeriye girdim. Önce çekindim. Birisi bir şey söyler mi diye. Güvenlik görevlisi yok. Herkes gibi gidiyorum. Satılık afişleri gördüğüm daireler için telefon ettim. 105.000 ile 130.000 arasında fiyat verdiler. Bunlar beni aşar tabii. Metro, okul, alış veriş merkezine çok yakın olan site kendi değerinden çok bu katma değerlerle değerlenmiş gibi geldi bana.
Daha aşağılara gittim. Türkkonut'un bitirdiği ve henüz bitirmekte olduğu siteler burası. Burada da fiyatlar aynı olunca daha sormadım artık. Güzelkent'te gördüğüm evi arıyorum. Bulamadım. Büfedeki beye sordum. Bana otobüs son durağı tarif etmez mi? İndiğim yerde imiş meğersem? Dolaşarak epey bir yol katederek geldim son durağa ama sitelere ben daha ilk geldiğimde bakmıştım, daha arkalarda her halde aradığım yer diyerek otobüs durağına geldim. Otobuse binip bir durak geldim. Otobüs yolcu alırken ben de etrafa bakıyorken internette gördüğüm evin balkonuna benzeyen bir apartman gördüm. Sonra bir daha gelip bakarım diye düşündüm. Aman bu kadar eziyeti bir daha çekmeyeyim şimdi yol yakınken ineyip burası mı diye bakayım, bir sonraki araba ile de giderim dedim ve şoför beyden orta kapıyı açmasını isteyim indim.
Yolun karşısına geçtim. Güzelkent diye mavi renkli kısa boylu bir tabela sokağın yanı başına dikilmiş. İlerisinde Güzelkent taksi durağı yazısı. Ben niçin bunları görmedim ilk gelirken acaba? Sokağa saptım. Önümde giden öğrenci genci takip ediyorum. O da benim gitmek istediğim yönde gidiyor da. Burada siteler bahçeli, yeşillikli güzel bir ortamda. Yalnız evlerin modelleri değişince başka bir site olduğunu anlıyorsunuz. Site tabelası göremedim. balkonunu benzettiğim evlerin olduğu sitenin içindeyim. Ama resimde gördüğüm evler verev şeklinde iki apartman birbirine bitişik durumdaydı. Öyle bir görüntü arıyorum.Bu arada gördüğüm satılık ilanına telefon ettim. Aklımda 70'li bir rakam kalmış. Tam ümitsiz bir şekilde dönmüştüm ki verev apartmanı gördüm. Yandaki yüksek katlardan bir bayan başı görünüyordu ona:
-Burası Gerçek 92 sitesi mi? diye sordum.
-Evet, dedi.
Bu cevap beni rahatlattı. Site fena değildi. Ama benim oturmak istediğim muhit değildi. Ayrılıp sokağa çıktım. Sokağın diğer tarafına çok güzel görünümlü apartmanlar yapmışlar. Henüz yeni bitiyor. Kimse oturmuyor daha. İşte dedim ben bu evlerde oturabilirim ama fiyata güç yeter mi bilinmez.
Tekrar duraktayım ve otobüs bekliyorum. Bir kaç dakika sonra körüklü bir araba geldi bindim. Ümitköy kavşağında indim. Üst geçidi yarılamışken 123 numara durağa geldi. Koştum yakalamak için. Bu kaçarsa 30 dakika durakta ağaç olacağım yoksa. Şoför kapıyı kapatmış duraktan arabanın burnunu kırmakta iken yetiştim. Kapıyı açtı, bindim. Ev serüvenimi arkamda bırakmış oldum.
Eryaman için son not: Buradaki marketlerin servis minibüsleri var. Her sokakta, her site önünde sürekli gördüm. Arabası olmayanlar için alışveriş yapmak güç ve sıkıntı olmaktan çıkarılmış burada. Ev almak isteyenler için yeterli oldu sanırım bu kadarı.
Selin ve Eşim.
Denizde görmeye alıştığımız martılar burada bahçelerde dolaşıyor, çay bahçesinde oturanların verdiği yiyecekleri yiyorlar. Adeta evcilleşmişler.
Bir de albatros kuşu resimledim.
İşte Albatros kuşumuz.
Bogaziçi Köprüsünden geçerken Boğazdan bir görüntü.
Beyoğlu İstiklal Caddesinde bulunan ünlü Çiçek Pasajı

Burası Altınkum Plajına giderken geçtiğimiz Rumeli Kavağı.
Küçük oğlan çocuğu turistik bir geziyi at sırtında yaparken.

Selin ve ben Fenerbahçe Orduevi'nin bahçesinde.
Ramazan bayramı tatilinde bizde 3 günlüğüne İstanbula gittik. tatil 9 gün olmasına rağmen ancak bu kadar gittik çünkü 3 Ekim'de Cuma günü 24 saat nöbetim vardı. Bu kadarı da yeter dedik ve orduevinde de yer ayarlayınca Pazartesi akşmı iftar saatinde İstanbul'a vardık.İftarımızı Orduevinde yaptık.yemekten sonra odamıza çıktık. Eşyalarımızı yerleştirdik. TV'de bir çocuk filmi varmış Selin'le ona takıldık yattığımız yerden. Film geç başlamış anlaşılan bir türlü bitmeyince Seli'e kapatmayı teklif ettim, kabul etti ve uyuduk.
Ertesi sabah 30 Eylül'de kalktığımızda güneşli bir hava bizi karşıladı. Balkona çıkıp Fenerbahçe sahiline ve denize baktım. Denizin üzerindeki sis tabakası güneşle dağılmaya başlamış yavaş yavaş. Hazırlandık ve kahvaltıya gittik. Pek çok şey sipariş ettik. Bir aydır ilk sabah kahvaltısı tabi.
Bu gün kendimize bir program yaptık: Önce çok sevdiğimiz ve doğası ile manzarasından büyük keyif aldığım Altınkum Polajındaki kampa sahil yolundan boğazı seyrederek gittik. Öğle yemeği saatine denk geldik ve yemeğimizi deniz manzarası boğaz eşliğinde yedik.Yemekten sonra sahil boyunca yürüdük ve piknik alanına geldik. Burada deniz kıyısındaki çakıl taşlarına bakarken ve kimini de toplarken gri bir yılan gördüm taşların üzerinde.Küçük bir balık yiyormuş ama Selin'le benim gürültümden ürküp taşların üzerinde kıvrıla kıvrıla uzaklaştı ve yine büyük bir taşın altına girip gözden kayboldu. Selin'e de gösterdim. O çığlık çığlığa babasının yanına koştu. Yılanın boyu 35-40 cm bir şeydi herhalde.
Altınkum gezisinden sonra 4 yıl oturduğumuz Yeni Levent'e gittik. Önce kirada oturduğumuz siteye gittik. Sessizlik hakimdi. Dışarda tanıdık, aşina kimseye rastlamadık. Selin adaşı arkadaşını görmek istedi. Apartmanlarına gidip zillerine bastık ama açan olmadı kapıyı. Evde yoklardı herhalde. buradan lojmana uğraqdık. İki aileye uğrayalım dedi eşim ama ikisi de evde değillerdi. Buradan ayrılım Taksim'e geldik.
Harbiye Orduevi'nde akşam yemeğini yedik ve yaya olarak beyoğlu İstiklal Caddesindeki kalabalığa karıştık. İstanbul'un öyle bir ruhu var ki başka hiç bir şehirde bu duyguyu yaşamazsınız. Eski ile yeni burada içiçedir. Bir Osmanlı zamanında yaşarsınız bir de günümüzde. Bir günde pek çok kültür ve mekan değişikliği size çok hoş duygular yaşatır. Benim İstanbul tutkum da işte bu hoşluklardan. İstiklal caddesini Galatasaray Lisesini oraya kadar yürüyüp geldik. Sonu yani artık. Bu kadar yolu nasıl döneceğiz derken yanımızda Osmanlı'dan kalan tramvay durunca hemen daldık içeriye. Tıngır mıngır zamana yolculuk yapar gibi geldik Taksim meydanına. Buradan tekrar orduevi istikametine yürürken Meydanın parka bakan kısmına alış veriş standları açılmış. Orayı gezdik. Ebru yapan bir beyi seyrettik. Asıl özellik Ebru sanatında zannediyorum ki şudur: Suyunun hazırlanışı. Suyu ne ile karıştırıp hazırlıyorlarsa boya içinde suya hiç dağılmıyor.Ebru sanatını icra eden kişide elindeki ince uçlu metal tığ ile boyayı karıştırıyor, sağa sola çekip bırakıyor.Boyalar hiç bir şekilde suya karışmıyor, dağılmıyor. Usta ne yöne çekip bırakırsa, ne şekil verirse onu alıyor. Buradan ayrıldık ve orduevine geldik. Pastahanede oturup tatlı yadik, çay içtik. Roof'a çıktık. Harbiye orduevi çok yüksek bir bina olduğu için İstanbul'a hakim durumda. Canlı müzik vardı. Şarkıcı kızın sesi muhteşemdi.Buradan İstanbul'u seyretim bi,r kaç dakika ve ayrıldık. Orduevine geldik.Yatmamız epey geç bir vakitte oldu.
1 Ekim sabahı kendimde kalkacak gücü bulamadım. Zor kalktım. Kahvaltıyı odada yaptık kızımla. Eşim kendi arkadaşları ile buluşacak bu gün ben de kendi arkadaşımla ve oradan ayrılınca da ensevdiğim yerlerde birine, Eminönüne gideceğim.
Selinle hazırlandık. Eşim bizi Kadıköy meydanına bıraktı. İskeleye geçtim. Kadıköyden Beşiktaşa'a vapurla geçeceğiz. Deniz sefası yapalım istiyoruz.
Selin Ankara'da iken: Anne neden Ankara'ya turist gelmiyor diye sormuştu.
Vapurda hemen karşımızda, sağımızda turistleri görünce Selin'in cümlesi aklıma geldi.
Beşiktaş'ta indik ve belediye otobüsüne binip eski çalıştığım işyerimin önünde Çırağan Sarayında indim. Buradan Ecz. arkadaşım Türkan Hanımlara geçtim. Sokak öyle yokuş ve dik ki Selin yoruldu galiba :
- Anne ne zaman geleceğiz, yoruldum demeye başladı.
-Geldik kızım evleri yakın dedim.
Türkan Hanım ve annesi evdelerdi. Türkan Hanımı iyi gördüm. Annesi de iyi gibiydi. Eşini kaybettiği için onun burukluğu yine hissediliyordu tabii. Hayat işte. Yaşayanlar için buna uymaktan başka çareleri yok. Her şeye alışıyor insan. Başka ne yapabilir ki zaten.
Türkan Hanım çay ve börek, kurabiye tatlı ikram etti. Biraz konuşmaya başlayınca Selin hemen kulağıma anne ne zaman kalkacağız, kalkalım diye fısldıyor. Ağız tadı ile konuşamadık. Yaklaşık 1 saatten biraz fazla bir zaman Türkan hanımlarda kaldım. Selinden rahat bulamayınca kalktım.Türkan Hanımlarında gidecek yerleri vardır diye düşündüm.
Yürüyerek Beşiktaş çarşısına geldik. Ben burada iken meydandaki halk pazarını belediye yıkmıştı. tansaş duruyordu ama. Onun da yıkmış ve çok güzel yeşillendirmi banklar koymuş. Beşiktaşa yakışır bir yer olmuş. Ayrıca Büyükşehir Belediyesi de birde tabela dikerek burası metro durağı diye yazmış. Beşiktaşın içine kadar metro gelecek ha! Ne güzel bir şey olur.
Kabalcı Kitabevine gittik.Kızım kitaplara baktı ama almadı. Ben yine 5- 6 tane kitap aldım. Kitapçıdan çıkıpğkarşısındaki 1 milyoncuya girdik. Oradan bir şey almadık. Eminönüne gitmek üzere otobüse bindik. Otobüsler Kabataş'ta bırakıyor. Buradan metroya aktarma yapıyoruz. Metro ile Eminönüne kadar gittim. buradan inip Mahmutpaşa'ya çıktım. Çok keyifle gezdiğim bu yerler bayram nedeni ile biraz tenha geldi bana. Dükkanların büyük çoğunluğu kapalı. Sokak satıcıları biraz sergi açmışlar ama eski halini bildiğim için bana tenha geldi. Yine alışveriş yapan insanlar var. Biz de açık bir dükkandan Selin ve bana iç çamaşırı aldık. Kızıma bir de pijama aldım. benim asıl gönlümde yatan yer Marpuççular Çarşısı idi ama han kapalı olduğundan gezemedik. Boncuklara bakacaktım. Tekrar sirkeciye gelip metroya bindik ve Gülhane durağında indik. Gülhane parkının içinden geçerek Sarayburnu'na geleceğiz. Burada eşim ve arkadaşları var. Eşimle buluşup Kalender Orduevi'ne akşam yemeğine gideceğiz. Gülhane parkında çok insan var. Belediye biz burada olduğumuz yıllarda parkın içini düzenlemişti. Çok iyi olduğunu söyleyenmem ama fena da değildi. Bu yıl o kadar çok çiçek dikmiş ki. Bir şeye çok üzüldüm. Binlerce kişinin buradan aşağı yukarı yürüdüğünü ve bunların bir çoğunun da bu çiçekleri kopardığını veye ezdiğini görmeye.

Avize için Ankara Ulus'un arka sokaklarından geçerken Telgraf Sokak ve Hükümet Meydanı Sokaktan sola, yukarı, Valiliğin o tarafa doğru dönerken sağda bu dikilitaş dikkatimi çekti. Eşimden cep telefonu ile resmini çekmesini altında bulunan kitabesini okumasını rica ettim.Çünkü ben kayınvalidemin kolunda, onun yürümesine yardım ettiğimden gidemiyordum.
Roma İmparatoru Julianus'un şehire M.S. 362 senesinde geliş anısına dikildiği kitabede yazıyormuş. O zamandan bu zamana bu dikilitaş sapa sağlam ayakta kalmış. Şaşırtıcı ve tarih adına da memnunluk verici. Aynı zamanda halen tepesine yuva yapan kuşlara da ev sahipliği yapıyor.

Benim Sağlık Kolejinde yatılı okuduğum yıllarda (1979-1982) televizyonda hafta sonları sirk gösterileri yayınlanırdı. Büyük bir öğrenci grubu tarafından izlenirdi okulumuzda. Kızımın da Ankara'ya gelen sirkin gösterisini izlemesini istediğimden daha dün akşam babasına :
-Yarın bizi Yenimahalle Karşıyaka'daki ASKİ Spor Salonu'na götür. Sirk gösterisi var. Selin izlesin istiyorum dedim.
Evde Selin'e hiç bir şey demedim. Bakarsın bir aksilik olur, gidemeyiz, çoçuk burnumuzdan getirir SİRK diye.
Yemekten sonra kızım:
- Anne yarın seninle gezmeye gidebilir miyiz? diye sorunca:
- Tabii gidebiliriz,dedim.
- Sahi mi?
-Sahi tabii.( Sirkten hiç bahsetmiyorum ama gezmeye götüreceğim yer orası)
Bilgisayarın başına tam geçtim ki bizimkisi geldi, dudaklarını büzerek:
- Siz benimle ip atlamıyorsunuz,hani yemekten sonra ip atlayacaktık? dedi.
Şimdi kıza ne cevap vereyim! Hadi gel desem, bakarsın babası gelmez, çoçuk bu sefer yine huysuzluk yapar. Ben de aklımca politik davranıp:
- Babana sordun mu, o geliyorsa ben de hemen gelirim dedim.
- Babam geliyor deyince de yerimden kalkıp salona gittim.
Babası da geldi ip sallamaya başladık. Bizimkisi ip atlamayı yeni yeni öğreniyor ya yılmadan hep atlamak istiyor durmadan. Nefes nefese kalmasına rağmen. Ben arada bir azcık güçlenmen gerek, biraz dinlen diye bir dakika dinlendirmeye çalışıyorum ama nafile. Bu süre içinde bile yine çok hareketli. 30'a kadar yanmadan atlarsa bizden 1 lira kazanıyor.Parayı alınca tekrar aynı şeyi istedi. Ben de:
- Olmaz kızım, sonra babanın parası biter. Her akşam bir defa 1 lira alabilirsin dedim de vazgeçti.
Ankara Büyükşehir Belediyesinin Rusyadan getirtdiği ve Ankara'ya geldiğinde adı değişerek Büyük Ankara Sirki olan Rusya Devlet Sirkini izlemeye gittik bu gün.Sirk Ücretsiz.Otobüsler gösteri saatinden 1 saat kadar önceden Opera'dan kalkıyor.
Aski Kapalı Spor Salonu Yenimahalle Karşıyaka'daki müsait bir alana belediye tarafından yapılmış orta büyüklükte bir salon. Biz de ilk defa görüyoruz. Hatta bilmediğimizden Karşıyaka'ya gelince eşim sordu yerini.Karşıyaka'da nüfus çok yoğun. O kadar kalabalık ki caddeler, insanlar alışverişte. Kimisi arkadaşının koluna girmiş bir yerlere neşe içinde gidiyor. Yol kenarındaki manavlardan kadınlar alişveriş yapıyor. Cadde üzerinde çok büyük giysi dükkanları var. Ürün çok galiba ki mağazanın önüne bile stand açılmış. Hanımların karıştırıp uygun bir şey bulur muyum acaba diye rağbet gösterdiği tezgahlardan. Tıpkı İstanbul Merter gibi. Merter tekstilin yüreği İstanbul'da. Karşıyaka'daki bu canlılık eşimin de dikkatini çekti. Benim:
- Aynı Merter gibi demem üzerine,
- Evet şimdi ben söyleyecektim, dedi.
Bu sağlı solu irili ufaklı mağazalar ile dolu caddeyi geride bıraktıkça yolun her iki yakasındaki mağazalar yerini mermer taşlara, mezar örneklerine bırakmaya başladı. Daha önceden buradan geçtiğimizde bu dükkanlar kendilerini bu kadar geliştirmemiş, daha basit görünümlü idiler. Şimdi ise dükkanlar yenilenmiş,kapı önünde mezar taşları örnekleri ve hatta mezar örneklerini bile koyduklarını görünce şaşırdım. Ankara'da başka mezarlık var mı bilmem ama Karşıyaka'da çok büyük bir mezarlık vardır.Mezarlıklara doğru yaklaştıkça sağ tarafta yüksek tepeler bulunur, bu tepelerde de gecekondular. Bu gecekondular mezarlığa bakar. Hal böyle olduğu için olsa gerek burada düzenli yapılaşma olmamış uzun yıllar. Meydan gecekonduculara kalmış.Ama halkın alım gücünün burada kötü olduğunu düşünmüyorum. Altındağ'daki gecekondular bir felaket. Tahtadan merdivenler, tahtadan balkonları olan, balkonu yıkılmasın diye bir tahta ile payende yapılarak ayakta tutulmaya çalışan bir yer. Oysa burada durum öyle değil. Eli yüzü düzgün müstakil ev görünümündeler. Mezarlık buranın kalkınmasına yardım etmiş, ediyor görünüyor.
Mezarlığı sağımızda bırakarak biz sola döndük ve Spor Salonunun bahçesine girdik.Arabadan indik. Eşime:
- Gel sen de seyret, eğlenirsin dedim.
Suratını buruşturup:
-Bu yaşta ne eğlenmesi diyerek gelmedi. Annesine gidecekmiş. Giderken de mezarlıkta babasını ziyaret edecekmiş. Peki o zaman deyip biz içeri girdik. Çok kalabalıktı.Dar gelirli aileler ve orta sınıf gelmiş, yerler dolmuş. Oturacak yer arıyorum. Boş oturaklar görüyorum, o tarafa yönelip
- Boş mu diye sorduğumda sahibi var veya gelecek var cevabını alıyorum, bu sefer başka yere gidip soruyorum. Bu böyle beş altı kere oldu. Sonunda en üst sırada tek bir yer buldum. Oturup Selin'i kucağıma aldım.Yanımda oturan bey:
-Arkada boş yer varmış bir tane diyerek arkada oturan çoçuklarının yana kayarak açtıkları yeri bana gösterdi. Kalkıp oraya geçtim. Selin önümde oturuyor.Stad tamami ile dolmuş.Bizim gibi yer arayanları görüyorum. Yer bulamasaydım merdivene oturacaktım. Benim gibi düşünenler yanımızdaki basamaklara montlarını koyup oturdular.
Oturduğum yerden salonu inceliyorum. Ortaya gösteri ile ilgili olmak üzere sahne kurulmuş. Daire şeklinde etrafı duvarla kaplı bir sahne yapmışlar. Sahnenin dış kısmında çeşitli makineler var ve üzeri parlak kumaştan dikilmiş örtülerle kapatılmış. Sirklerde kıyafetler parlak ve dar, parlak ve bol olmaz mıydı zaten? Bu renkler bu gösterileri daha da cazip kılıyor. Sirkimizin bir de ağzı iyi laf yapan sunucusu vardı. gerçekten sunumunu çok beğendim. Çok güzel bir girişten sonra sirkin ilk gösterisini anons etti. 7-8 at üzerinde Türkmenler gösteriye çıktı. Üzerlerinde binicileri ile atlar bana göre dar olan o yuvarlak sahnede birbirlerini itip kakmadan aynı hizaya gelerek seyirciyi selamladılar ki şaşıdım. Sonra bütün atlar içeriye gitti. Kısa boylu,kıvırcık saçlı, saçları ensesinde ve kumral, çevik bir adam, parlak yeşil bir kumaştan yapılmış, etekleri belinden lastikli blüz giymiş, elinde kırbaç olduğu halde sahneye çıktı. Hemen ardından üzerinde binicisi ile bir at sahneye daldı.Sırayla teker teker atlar ve binicileri sahnede gösteri yaptılar. Yeşil bluzlu adam atları elindeki kırbaç ile yapacakları hareketlerle ilgili olarak yönetiyor.Atlar daire boyunca koşarken binicisi ayağa kalkıyor, ataı altından geçerek tekrar üstüne çıkıyor, at üzerinede ayakta tutunmadan gidiyor, veya bir ikinci binici atsı sahneye gelip, hızla giden atın üğzerine çıkıyor, diğer binici ile birlikte komplike bir hareket sergiliyorlardı.Atın birisi binicisi ile daha sahneye yeni gelmiş iken tam daire kenarından koşarken birden ayakları iki büklüm oldu ve ikisi birden düştüler. Allahtan hayvanın ayakları kırılmadı ki galiba yerinden kalktı ve üzerinde binicisi ile sahneden koşarak ayrıldı.
Sonra sahneye köpekler çıktı. Köpeklerin gösterisini ince, ufak tefek bir kadın yönetti.Siyah beyaz iki cins köpek, tüyleri modelli traş edilmiş bir vaziyette olarak gösteriye başladılar.Köpekler birbirlerinin üzerinden sırayla atlıyorlar, arka ayakları üzerinde duruyor vs. derken bi üçüncü gösteriye katıldı. Bu afacan şey küçük bir fino. İki köpek tasmaları takılı, sırtlarında ikisini bir arada tutan çarşaf gibi bir örtü ile koşarken bu fino zıplayıp bu çarşafın üstüne çıkıyor ve diğer iki köpek de onu çekiyor.
Beğendiğim bir gösterde Deniz Aslanlarının gösterisi idi.Bu hayvanlar sahneye çıkmdan önce sahneye muşamba serildi. Yürüyecekleri yola dahi. Sürünerek yürüdüklerinden olsa gerek gövdeleri zedelenmesin diye sirk tarafından bu önlem alınmış. Siyah, derileri parıl parıl bir halde sahneye geldiler. Yöneticileri köpeklerle gösteri yapan bayan. Deniz aslanının birisinin gövdesi oldukça iri idi. Bu her halde yaşça diğerine göre daha büyük olsa gerekti. Diğeri daha ufak, daha söz dinlemezdi. Hatta bu yüzden sirk görevlilerinin giriş çıkış yaptıkları kapı önünde bekleyen sirk görevlisinden boynuna bir değnek bile yedi.Ön kanat gibi olan ayakları veya elleri ile zaman zaman bizi selamladılar. Ters çevrilmiş masanın üzerine çıkıp indiler, müzik eşliğinde sağa sola sallanarak dans ettiler, arka ayakları üzerinde durarak yönetmenlerini öptüler, arada bayan komut yerine getirildikçe ağızlarına bir şey veriyor. Genç olanı karnı aç galiba ki gösteriyi unutup yiyecek telaşına kapıldı. Bayandan yiyecek istedi. Başını uzatıyor eline doğru. Alamayınca kapıya yöneldi. Orada duranlardan da istedi. Hatta içeriye gidecek gibi bir hareketi oldu. Görevliler onu sahnede kalması için azarladılar. Yere yapışıp başını yere uzatarak yatması ve isteğinde ısrar etmesi yüreğime dokundu. Tam bu sırada görevli elindeki değnek ile ona vurarak sahneye döndürdü. Vurması çok canımı sıktı. Bundan sonra bu hayvanların gösterisini zevk almadan izledim.
Transformasyon: Giysi değişimi gösterisi. Süper bir şeydi. Bir bayan, bir erkek tarafından sunuldu. Müzik eşliğinde bir kumaşla kapanmış kasnak içinde durmadan giysileri değiştirdiler. 15-20 saniyede giysi bir tuvalet oluyor veya başka bir abiye kıyafet.
Jonglör: Tek tekerlek üzerinde 6-7 topu havada çevirdi. Tekerlekden inip tekrar elinde çevirdiği toplar var iken tekerleğe yardımsız bindi.
Kenyalı Akrobatlar nefes kesici idi. İp atlarken takla atmak, amuda kalkıp ip atlamaya devam etmek, iki kişinin çevirdiği ipte kendiside ip atlaması gibi pek çok şeyler.
Ve yukarda resmi olan havada yapılan denge gösterisi. Daha pek çok var ama artık Ankara'lılar gidip seyretsinler.
Cumartesi günü dişçi için Kızılay'a gitmştim. Ama dişçiye gitmemiştim ya şöyle bir dolaşıp dönerim artık demiştim.Hemen durağın yakınında uzak doğu (Çin) mallarını satan bir mağaza gördüm. Böyle yerleri çok seviyorum. Hemen her çeşit ıvır zıvır bulunur böyle yerlerde.Çoğu da işinize hiç yaramaz. İçerde 3-4 kişi gözetmenlik yapıyor, birisi hırpani giyinmiş 35 yaşlarında bir erkekti. Elinde sigarası ile çığırtkanlık yapıyor: '' Her şey 1 lira,ne alırsan 1 lira...''
Kolye,yüzük,toka standında bir tane bileklik aldım.Kızım bunu benden alır muhakkak ama beraber takarız diye onu ikna ederim dedim kendi kendime.Bahçe aletleri, tamirat aletleri, pamuk,parfümeri, plastik veya cam mutfak eşyaları. Tabii bunların fiyatları 1 lira değildi. O kadar çok çeşit vardı ki içerde bunlara tek tek bakarken epeyce vakit geçti. Selin kaç gündür atlama ipi istiyordu benden. Daha önce İstanbul'dan aldığımı Ankara'ya geldikten sonra bir türlü bulamadım. Kolileri açtırmaya kalkmıştı Selin. Nevruz Bayramında okulda grup olmuşlar ip atlayacaklarmış da.Neyse Selin için de atlama ipi olacak kalınlıkta sicim ip aldım.Saçlarına yeşil yıldız biçiminde, üzerinde parlak simler serpilmiş bir toka aldım. Kendim için de çok pastel tonda ve kendi renginde desenleri olan muşamba mutfak önlüğü aldım. İç yüzeyi pamuklu gibi yapılmış. Dükkandan çıktım. Nereye gitsem diye yürürken düşünüyorum bir taraftan.Ankara'yı daha bilemiyorum. Kızılay'da mutfak eşyası ve avize satan Alp Billuriye diye bir yer vardı. Orası aklıma geldi. Oraya gideyim bari dedim. Ama oraya olduğum yer biraz uzak. Ben Mithatpaşa caddesinde, Sağlık Bakanlığına yakın bir yerdeyim.Ama yine de gitmek üzere yönümü dükkan tarafına dödüm, yürüyorum. Derken gözüme Giysi Dünyası diye yazan ara sokakta bir dükkan ilişti. Girdim içeriye. Ürünler hem pahalı hem de güzel gelmedi gözüme. Zaten almak taraftarı da değilim. Oradan hemen çıktım. Adil Han Pasajı diye yazan büyük bir apartman ve aynı zamanda Kitapçılar Çarşısı da yazıyordu. Hemen düşünmeden girdim. Her yer çok kalabalık olmasına rağmen burayı çok tenha buldum. Girişte sağdan ilk dükkana girdim. Kitaplar gelişi güzel dükkanın her tarafına atılmış, üst üste yığılmış, düzensiz ve dağınuk bir dükkan. İçerde 55-60 yaşlarında bol bir kot pantalon giyen, iri yapılı (iri kemikli, yoksa boyu uzun değildi) bir hanım sorduğum bir kaç kitabın fiyatını söyledi. En ucuz kitap 5 lira. O da dura dura sararmış ama Mina Urgan'ın kitabı diye fiyatı yüksek tutuyor.
- Ankaralılar burayı bilmiyorlar mı yoksa unuttular mı, hani hiç kimse yok dedim
- Burası bu gün böyle. Ankara'lılaların çoğu buraya gelir dedi dükkandaki hanım.
-Eski yeni karışık her halde dedim.
- Evet dedi.
Siz nasıl bir şey bakıyorsunuz dedi.
- Benim için farketmez dedim. Eski olmuş, yeni olmuş. Ama ucuz olanını tercih ederim tabii,İstanbul Cağaloğlu'ndan ucuz kitap almaya alışmıştım, dedim.
İyi günler diyerek ayrıldım. Bitişik dükkanın vitrinine baktım, içeri girmeye çekindim. Genç bir iki kişi vardı. Halleri hoşuma gitmedi. Dükkan dışında mukavva kutular içinde çocuk kitapları, elişi dergileri göze çarpıyordu. Daha ileriye gitmedim. Pasaj tenha olmasaydı belki kalabalıktan cesaret alır gezinirdim. Çıktım.Artık Alp Billuriye'ye gitmedim.

Daha önce yazmıştım ama tek kare resmini yayınlamıştım Kürkçü Han'ın. Bu resimde çok iyi görülüyor alt ve üst katı hanın. Yatak örtüleri tüller, yünler, çocuk kıyafetleri, havlular. Daha neler neler var burada.
Evveet Ankara'yı hiç bilmiyor değildim ama yerleşince daha bir başka gözle bakar oldum. İstanbul'u Türkiye'nin yarıdan fazlası görmüştür. Çünkü nüfusun altıda biri burada yaşıyor, bu insanların Anadoludan birer ikişer akrabası yanlarına gelmiş olsa yarıdan fazla ediyor. İnsan İstanbul'a gelince ilk önce kalabalığından ürküyor, sonra ya çok hızlı giden trafiğinden veyahut ta çok yavaş giden yada hiç gitmeyen trafiğinden. Bu görüntüler bu şehirle ilgili bir fikir bırakıyor akılda... Ama yaşayanlara sorarsanız İstanbul hiç de yaşanması zor bir yer değil. Kimlere göre değildir? Evi olanlara ve işi evine yakın veya ulaşımı kolay olanlara göre.İstanbul'un lüks semtlerinde en ucuz kira 1500 YTL'den başlar. Biz Yenilevent TRT Basın Sitesinde bu fiyata oturuyorduk. Aidat ile birlikte verdiğimiz para 1750 YTL idi.
Ankara'ya gelmemizin tek nedeni ödediğimiz bu yüksek kiradır. Şimdi otuduğumuz ev 4 oda 1 salon, ayrıca kiler ve sandık odası, giyinme odası, saunası ile pek çok bölümden oluşuyor. Bu ev İstanbulda olsa kirası 3500-4000 YTL den az olmaz. Ama bu kadar büyük bir evi ısıtmak da ucuz değil. Ayda 650-700 YTL yakıt ödüyoruz.Bu kış da şansımıza bayağı soğuk geçiyor. Bu yakıt parasına insanlar bir ay oturuyorlar. Kiradan kaçtık yakıta yakalandık anlayacağınız.
Şimdi görüp şaşırdığım 8 şey:
Belediye otobüsü durakta yolcusunu indirir indirmez, hatta daha kapıları şoför tam kapatırken hemen düğmeye basılması
Çook yaşlı dede ve ninelerin ayakta Çayyolu gibi uzak bir yere ayakta yolculuk etmesine tüm gençlerin seyirci kalması, yer verilmemesi
Kızılay ve Sıhhıye'nin kaldırımlarında bol miktarda balgam tükrüklerinin bulunması
Yanınızdaki boş koltuğa yeni binenin oturmayıp size ''biraz öteye yanaşır mısınız'' diyerek o koltuğa sizi oturtmaya çalışması. ( Geç otur kardeşim, oturmak isteseydim oraya geçerdim değil mi)
Simitlerin 3 veya 4 tanesinin 1 ytl'ye satılması. ( Ama simitler hem ince, hem de küçükler)
Ankarada insanların marketlere gezme amacıyla gittiklerini duymam
Eşimin annem ve ablam Ankara'da olmasalardı ben kolay kolay Ankara'ya gelmezdim demesi
Kızımın veli toplantısında geçen yıl sınıfa yapılan masrafları bu yıl bizden istemelerine ( Bu sene biz nakil geldik)
.jpg)
Burası da Sıhhıye Köprüsüne çıkan merdiven. Merdivenin dibinde gördüğünüz yıkıntı gibi şeyler dükkanların çatısı ve vitrini. Bunlar yaya yolunu öyle kapatmışlar ki daracık bir yoldan yürüyüp merdivene ulaşılıyor. Hatta ben ilk gün köprünün üstüne nereden çıkacağımı bulamadığımdan aşağı yukarı dolaşarak girişi aramıştım. Meğerse poğaça ve diğer ufak tefek büfe işi yapan dükkanın oradan giriliyormuş, ben orasını dükkanın önü diye pas geçiyordum.Sağıma soluma aranarak bakınıken bazı insanları o dükkandan tarafa yönelip bir yerlere kaybolduğunu görünce ben de oraya yürüdüm ve merdivene giden yolu böylece bulmuş oldum. İstanbulda olsa muhakkak burada bir tabela olurdu diye düşündüm. Buradan İstanbulda yaşayanlara şunu diyorum: İstanbulun kıymetini bilin. Çook güzel bir şehirdir kendileri.